Öykü- Binnaz Deniz Yıldız- Gökyüzüne Asılı Fotoğraf
- İshakEdebiyat
- 4 saat önce
- 4 dakikada okunur
Karanlık bir koridor. Avuçlarımda birer dantel örtüsü, ışığı bulmaya çalışıyorum. Başım devamlı sağa ve sola dönüyor. Belli belirsiz bir aydınlıkta birkaç yüz seçmeye çabalıyorum. Siluetler halinde insan kafaları… Işıkla karanlığın keskin noktasında şaşkınlıkla sendeledim. Annemin yüzüydü bu. Annemin alnındaki derin çizgilerden tanıdım onu. Babamın alnına her silah doğrulttuğunda önüme geçmeye çalışan kuvvetinden tanıdım. Ağzından kelimeler kustuğunu fark ettim dehşetle. Kelimeler önce havada döndü, hepsi nota şeklini aldı. Notalar omzumda garip seslere dönüştü. Tanımadığım insan seslerine. Yürümeye devam ettim, ayaklarımdan çektiler beni. Evet, gördüm onları, onları gördüm. Şeytanlar, şeytanlarrr!
“Ne oldu, neden bağırıyorsun?”
Eğile eğile arkamı döndüm. Kusursuzca… Dünyanın eksen eğikliği gibi tıpkı, kusursuzca…
Bakışlarımda hüzün olmalıydı. Dehşetten çok hüzün… Kutsal bir heykelin başına annemin yüzü yerleştirilmişti. Her yanından çalılar ve ağaçlar sarkıyordu. Ağaçların arasında binlerce karınca vardı.
Ne oldu dedim, neden bağırıyorsun!
“Tanrım! Anne, ne oldu sana!”
“Olmak ve olmamak, tüm mesele bu!”
Deli gibi gülmeye başladı. Tıpkı Allah’ın belası bir deli gibi!
“Gülmeyi kes anne! Rahatsız ediyorsun beni. Şu aptal gözlerin beni korkutuyor. İçimde bir şeyler ölüyor. Doğuyor ve ölüyor. Tanımlayamadığım nesneler… Bir deniz, kabarıyor ve alçalıyor. Melekler gemimin ortasında dans ediyor. Kes şunu artık!”
“Unuttun mu çılgınlık denen zamanı? Nasıl unutursun Maria? Söyle bana, koşarak zıplayarak söyle! Yanarak ve tutuşarak söyle!”
Annem, odanın ortasında tepinmeye başladı. Ayak sesleri kıyamet senaryosunu andırıyordu. Bir iki üç, rap rap rap, dört beş altı tak tak tak…
“Yine sayıyorsun değil mi? Yine sayı sayı sayıyorsun. Tv izlerken sayıyorsun, uyurken sayıyorsun, yemek yerken sayıyorsun… Kaç kez dedim sana sayı saymayı bırak diye, ha, Maria!”
“S a Y m I y O r U m!”
“Rakamlar ne kadar güzel değil mi Maria? Evrende en güzel şey rakam. Bak, ayak tabanımda kocaman bir “0” var.”
Ayak tabanına gözlerimi çevirdim. Gerçekten de “0” vardı orada. Dikkatle inceledim. Tabanda sıfır ve başka bir sıfır oluşmaya başladı. Kırmızı çizgiler halinde sıfırlar… Kırmızı çizgiler silinmeye başladı usul usul. Ardından donup kaldım. Kan sızıyordu annemin tabanından. Kıpkırmızı, gecenin altın kanatlarında açılan bir kan. Şafak vakti gökyüzünden cam kırıklarının yağdığı kan! İzledim, dakikalarca, saniyelerce… Ürperti şah damarımda yaşayan bir insana dönüştü. Odanın duvarları katlanmaya başladı. Katlandı ve babam oldum, katlandı ve bir çocuk oldum. En sonunda bembeyaz bir kâğıda dönüştüm. Zihnim kâğıdın üzerine mürekkep damlası gibi TıK diye düştü. Tık,tık,tık…
“Sesleri sen de duyuyor musun?”
“Hangi sesleri?”
“İşte bu sesleri. Nasıl da haykırıyorlar duymuyor musun?”
Ellerimi istemsizce bedenimde dolaştırmak istedim. Yağmur kokan bedenimde. Kulaklarımı bulmaya çalıştım. Kulaklarımdaki akışkan zehri bulmaya çalıştım önce.
“Tanrım, kulaklarım yok!”
Yoklardı. Ya da biri vardı, diğeri yoktu. Her ikisi birden mi yok olmuştu?
“Ayna nerede? Ayna gerek bana, hemen şu an!”
“Koridorun sonunda.”
Karşımda duran minik böceğe baktım. Benimle konuşan bu böcek miydi? Minik böcek ve tutsak kız masalı geldi aklıma o an. Ben, tutsak mı olacaktım? Peki ya neden, kime?
Koşarak uzaklaşmaya başladım o garip odadan. Koridorlar vardı. Birçok koridor… Duyulan fısıltılar, çığlıklar, bağrışan ve haykıran sesler. Her yanda kitap. Binlerce, on binlerce…
Koşmaya devam ettim. Bir anda durdum. Anlamsızca durmak geldi içimden. Sağımda ve solumda hızlıca bakışlarımı dolaştırdım. Bitmek bilmeyen koridorlar… Siyah, üzerinde dünya haritası olan duvarın dibinde aynayı gördüm. Nefesim kesilerek yaklaştım. İşte o anda ölümün berbat soğukluğuyla yüzleştim. Yoktum! Aynada hiçbir şey yoktu!
“Yokum ben, yokum!”
Aynaya biraz daha yaklaştım. Arkamdaki kapıda bir gölge belirdi. Kalp atışlarımı duyuyordum. Güp, güp, güp…Gel, gel, gel… Biri olanca iğrenç bir sesle haykırmaya başladı.
“Gel!”
Etrafıma bakındım tekrar. Ve arkamdaki gölgeye. Gölge giderek bulanıklaştı. Topak oldu, ayaklarımın dibine yuvarlandı. Yeniden gördüm annemi. Bu kez evimizin mutfağındaydım. Tanıdık ve bildik olanın ferahlığı sardı içimi. Mutfakta salata yapıyorduk bu kez. Mutfakta en sevdiğim köşeye oturdum. Ben ve annemin giderek kopuklaşan dünyasını izlemeyi sürdürdüm.
“Maria, bahçedeki yumurtaları aldın mı?”
“Almadım, almayacağım!”
“Maria, neden sürekli bu konuda tartışıyoruz? Bahçeye gideceksin ve getireceksin hepsi bu.”
“İstemiyorum, Elena getirsin yumurtaları! Sürekli onu koruyor ve kolluyorsun. Hep Maria, Maria!”
“O daha küçük.”
“Yeter, yeter artık!”
Mutfak tezgâhından çatal ve bıçakları pencereye doğru fırlattığımı gördüm. Çatal, bıçak, bardak, tabak… Ne bulduysam hepsini pencereye atıyordum. Cam, çerçeve ne varsa parçalandı.
“Ne yapıyorsun, delirmişsin sen! Seni tımarhaneye tıkayacağım!”
“Hadi tıka, hadi tıka, hadi!”
Gülerek eteğimi savurdum. Döndüm, döndüm, döndüm… Kollarımı havaya kaldırarak dans ettim. Tango yapıyordum şimdi. Kırmızı elbisem bir bulutun altında asılı kalmış gibi duruyordu. En sevdiğim kırmızı pabuçlarım ayağımdaydı. Siyah saçlarıma harika bir topuz yapılmıştı. Tango, bir tiyatro sahnesinde devam etti. Kırmızı elbisem uçuyor, ben de onunla birlikte adeta gökyüzüne yükseliyordum. Birden tüm ışıklar söndü. Her yanda çiğ bir karanlık… Ardından ışıklar tekrar yandı. Koltuklar bomboştu. Parlak ışığın altında put gibi duruyordum. Yürüme sesi işittim. Ses bomboş salonda demir gibi yankılandı. Elimi alnıma koyup gözlerimi ışıktan korumaya çalıştım. Gelen kişiyi seçmeye çabaladım. Ve onu gördüm. Babamı… Su akışının sessizliğinde yaklaştı. Siyah bir cübbe giymişti. Elinde kocaman bir puro tutuyordu. Cübbesinin üzerinde garip işaretler vardı. Tuhaf yazılar ve sayılar. Puroyu havaya kaldırdı. İçinde dev bir matruşka bebeği belirdi. Bu çocukken babaannemin verdiği en sevdiğim bebeğimdi. Cübbesinin cebinden bir bıçak çıkardı. Bıçağın ağzı kömürden yapılmış gibi simsiyahtı. Bıçağı matruşkanın boynuna dayadı.
“Bırak onu!” diye bağırdım. Sahneden hızla indim. Matruşkayı alıp göğsüme bastırdım. Göğsümde ılık bir sıcaklık hissettim. Ağlıyordu…
“Senden nefret ediyorum baba!”
Babam hiçbir şey söylemedi önce. Cübbesinin kapüşonunu başına geçirdi. Yüzü bembeyazdı. Ağzının kenarından yaralar sarkıyordu. Bacağında tuhaf bir yaratık fark ettim. Acıyla inledi
“Maria, çok üzgünüm. Cehennemde bana şeytanla iş birliği görevi verildi. Artık dayanamıyorum, lütfen vur beni, yaşamaya dayanamıyorum Maria, lütfen!”
Bütün öfkem, bütün nefretim içimden sanki cımbızla çekildi. Başım yana düştü, kırmızı elbisem beyaz renge dönüştü. Babam gözlerini çıkardı. Bir mendile sardı, avucumun içine koydu. Hayır, korkmuyordum. Hayır, ağlamıyordum. Ağlıyor muydum?
“Özür dilerim Maria.”
Ardından kalbini çıkardı. Başka bir mendilin içine koyarak bana verdi. Avucumda babamın kalbini ve gözlerini tutuyordum. Babam sahneyi birtakım ritüeller yaparak terk etti. Üç adet ayak sesi duydum
“Tak, tak tak…”
Işıklar tekrar kapandı. Yeniden yandı. Bu kez yatağımdaydım. Odamın içinde binlerce çiçek vardı. Gül, menekşe, lale… Yatağımda doğruldum. Ilık, tatlı bir sabahtı. Burnuma fırından taze çıkmış ekmek kokusu geldi. Tüm odaya yayıldı. Camın kenarına gittim. Avuçlarımı gökyüzüne kaldırdım. Tüm kalbimle dua ettim
“Tanrım, babamı affet…”
Bilmediğim bir şekilde tekrar yatağıma uzandım. Birkaç dakika sonra tekrar gözlerimi açtım. Hüzünle ellerime baktım. Yerde bir makas ve kesilmiş fotoğraflar vardı. Aniden rüzgâr şiddetli bir şekilde esti. Elimde tuttuğum parça uçtu ve usulca gökyüzüne süzüldü.
Binnaz Deniz Yıldız
Comments