Öykü- Elif Asma Kurt- Meryem Ana Eli Otu
- İshakEdebiyat
- 2 gün önce
- 5 dakikada okunur
Günlerdir süren yoğun sis ve ardı ardına iptal edilen feribot seferleri, önlerine çıkan yayaları fark edemeyen araçların yarattığı dehşetle şehre giriş çıkışlar neredeyse tamamen kapanmış, insanlar mahsur kaldıkları yerlerde çaresizlik içinde beklemeye başlamıştı. Boş sokakların kasvetli sessizliği, dükkanların açılamaması, temel gıda maddelerine ulaşımın imkânsız hale gelmesiyle birleşince, şehrin içinde bir kaos hissi hüküm sürüyordu. Sisle örtülmüş bu sessizlik, bir başıbozukluk doğurur mu diye halk, çeteler ve ayyaşların fırsat bilip yağma yapacağı korkusuyla tedirgin bir bekleyiş içindeydi. Tekkelerde, camilerde ise deccalın dünyaya geleceği konuşuluyor, bu söylentiler insanların korkularına bir yenisini ekliyordu.
Ayşe Hanım’ın konağında bambaşka bir telaş hüküm sürüyordu. Ayşe yatsı namazını kılıp tesbih duasını yeni bitirmişti ki, kapının güm güm çalışıyla korkudan neredeyse bayılacaktı. Eşkıyaların evlerini basıp yağmalayacağı korkusuyla "İmdaaatt!" diye bağırarak yatağının yanına kendini attı. Ne yapacağını bilemez haldeyken, kapıdan bir ses yükseldi:
"Anneciğim, korkmayın. Benim, oğlunuz İsmail."
Tanıdık sesi işitince okkalı bir küfür etti içinden. Kapının girişinde duran İsmail çekingen bir ses tonuyla;
“Anneciğim Aydagül’ün durumu fena bakmanızı rica ederim”
“Oğlum bakarım tabii” dedi “Aylardır her gece bakıyoruz onun doğurmaya niyeti yok ya neyse” diye usulca ekledi.
“Anneciğim bana mı söylediniz”
“Yok oğlum yok paşam, dua ediyordum onu duydun herhâlde”
‘Ah ah oğlum sana değil lafım kendim ettim kendim buldum’ dedi içinden. Sahi nasıl olmuştu da sormadan soruşturmadan bu kızı gelin etmişti. Aydagül’ü gelin hamamında görüp beğenen, onu oğluna istemeye karar veren kişi kendisiydi. Salınıp eğlenen genç kızlar arasında, beyaz teni, pembe yanakları ve altın sarısı saçlarıyla bir bahar gülü gibi parlıyordu. Zarafeti ve güzelliği karşısında hayran kalmıştı. Adresini öğrenip ertesi gün ziyaret etmek için hemen kızın annesine haber göndermişti.
Aracıların getirdiği yanıtlar hep olumsuzdu. Ya temizlik ya yatılı misafir gibi bahaneler öne sürülüyor, ancak her seferinde en müsait zamanda mutlaka beklediklerini belirtiyorlardı. Yani kapıyı da tam kapamıyorlardı. ‘Keşke kapasalardı ya da ben bu denli ısrarcı olmasaydım.’
Aydagül’ün güzelliğine öylesine kapılmıştı ki, geceleri onu düşünerek uyuyor sabahları ise onunla uyanıyordu. Evinde bu güzelliğin varlığı, ne büyük bir saadet olacaktı! Buğday tenli, kara gözlü, boylu poslu ve uysal oğlunun yanına, nasıl da yakışacaktı bu peri kızı.
Kim bilir, böylesine güzel ana babadan doğan torunlar ne denli göz alıcı olurdu? Daha fazla dayanamayıp, elleri hediyelerle dolu, çat kapı onların eşiğine vardığında, ev sahipleri isteksizde olsa onu içeri buyur etmek zorunda kalmıştı. Geniş konağın her bir odasından başka başka kadınlar beliriyordu. İçerisi sıradan, alelade eşyalarla döşenmişti. Bu gösterişli yapının ruhu, ihtişamdan yoksun bir tevazuyla gölgelenmişti.
Safranla kavrulmuş çörek otu ve defne yapraklarının birbirine karışan kokuları, evin her köşesini sarmış, insanı adeta bir bahar sarhoşluğuna sürüklüyordu. Ayşe ikram olarak eline tutuşturulan adaçayıyla bir an afallamıştı. Misafire adaçayı sunmak da neyin nesiydi? Hele ki mangalda ağır ağır pişen kahve dururken. Belki de kahve bitmiştir, diye geçirdi içinden; bu tuhaf ikramın ardında yatan sade bir gerekçe arayarak kendini avutmaya çalıştı.
Aydagül’ün anası, evin içinde bir gölge gibi dolanan kadınları, “Ya kardeşim ya teyzemin kızı ya da amcamın kızı,” diyerek geçiştiriyor, ayrıntıya girmekten kaçınıyordu. Aydagül servis yaparken, gözleri bir kez daha onun baş döndürücü güzelliğine takıldı. Kadın, bu eşsiz zarafetin gerçekliğine şaşkınlıkla tanıklık ediyordu. Gündelik, sade giysilerin içinde bile, peri masallarından fırlamış bir kız gibiydi.
O vakitler, bu peri kızı hikâyesinin bir masaldan ibaret olmadığını, aksine gerçek bir ihtimal olarak yorumlanabileceğini henüz bilmiyordu. Sorup soruşturmadan, telaşla gelin etmişti. Karşı tarafın inatçı kayıtsızlığına rağmen, ne yapıp edip oğluyla Aydagül’ü bir araya getirmişti. Kızın gönlü oğluna meyledince, mesele kendiliğinden çözülüvermişti; gelinin anasının tüm isteksizliğine inat.
“Kadın, kızını tanıyordu, bu yüzden evlendirmek istememişti,” dediği nice zamanlar oldu sonradan Ayşe’nin. Aydagül, küçük bir kız çocuğu gibiydi; masum, sessiz, kırılgan. Gelin olup yuvaya adım attıktan sonra, sanki toprağından koparılmış bir çiçek misali sararıp solmaya başladı. Gözlerinde bir zamanlar kıvılcımlanan o ışık, yalnızca kocasını gördüğünde ya da anasının yanına gittiğinde parlayıp canlanıyor, sonra yeniden dermansız bir hastalığın son anlarındaki gibi sönüp gidiyordu. Bu dalgın, hüzünlü ruh hali, evin tüm havasını gölgelemiş, evin üstüne ağır bir kasvet çökmüştü.
Aydagül’ün gebeliğini öğrendiğinde yüreği yıllardır hasretle beklediği torun sevgisini tatma umuduyla dolup sevineceği yerde, tarifsiz bir korkuyla gölgelenmişti. Aydagül başkaydı. Dışarıdan görünmeyen, ama Ayşe’nin içini kemiren, elle tutulmaz bir huzursuzluk vardı bu kızda. Kocası evden çıkar çıkmaz, odasının kapısını kilitliyor, bir daha asla dışarı adım atmıyordu. Odasının havası, geldiği evdeki o tanıdık kokularla doluydu. Ne yemek yiyor ne su içiyordu; adeta kendini dünyaya kapatıyor inzivaya çekiliyordu.
Çocuğun doğumunun bu evliliği daim kılacağı korkusu Ayşe’yi perişan ediyordu. Bebek anne karnında onuncu ayına girmişti. On aydır doğmayan bir bebek, görülmüş şey değildi. Bir sohbet esnasında kulak misafiri olduğu bir söz aklına düşmüştü: Cadılar, büyücüler çocuklarını anne karnında daha uzun süre tutar, ilk eğitimlerini orada verirlermiş. “Aman Yarabbim,” diye geçirdi içinden; bayılacak gibi olurken, zorlukla kendini toparladı. “Yok,” dedi kendi kendine, “öyle bir şey olamaz. İnadından doğurmuyor, çocuğun yaşa girmesini bekliyor.” Bu düşünceyle yüreğini yatıştırmaya çalıştı. Kocasının soyunda, kendi atalarında nice saygın seyyitler, âlimler vardı. “O cadıysa,” diye mırıldandı, “bizler Allah’ın sevdiği kullarındanız.” Bu sözlerle kendini teskin ederek, korkusunu bastırmaya çabalamıştı.
Gün ağarmaya yüz tutmuş, evin kapısı ardına dek açılmış, giren çıkanın ardı arkası kesilmiyordu. Ocakta sular kaynatılıyor, ebeler, sancıları tutan gebenin doğumunu kolaylaştırmak için var güçleriyle uğraşıyordu. Karnına bastırıyor, ellerini mahrem yerlerine uzatarak bebeği çekip çıkarmaya çabalıyorlardı. Saatler geçmesine rağmen bebek bir türlü dünyaya gelmiyordu. Sancılar içinde kıvranan kadın, dudaklarından tek bir inilti bile dökmeden, sabırla ve sessizce dayanmaya devam ediyordu.
Odayı sarmış kalabalık, bir yanda gerilim, diğer yanda telaşlı bir koşuşturma içindeydi. Derken, odanın kapısı ansızın, edep dışı bir hoyratlıkla ardına dek açıldı. İçeri giren kadın doğruca yatağın yanı başına yerleşti.
“Neden bu kadar geç haber verdiniz bana? Size defalarca söyledim, Ayşe Hanım. Kızımın yanında olmak istediğimi, bir anne olarak bunun benim vazifem olduğunu açıkça belirttim!” Sitem ve öfke doluydu sesinin tonu. Ayşe herkesin ortasında böyle azarlanmaktan rahatsız, huzursuz bir sesle cevap verdi:
“Saat çok erkendi, bebek sanki hemen doğacak gibiydi. Ebeler öyle deyince vakit bulamadık,” dedi, kendini savunmaya çalışarak.
“Ne demek vakit bulamadık?” diye haykırdı kadın, öfkesi sesine taşarken. Bir eliyle kızının alnındaki terleri silip saçlarını şefkatle okşuyor, diğer eliyle ise onu çırılçıplak soyuyordu.
“Herkes dışarı çıksın, hemen!” diye emretti sert bir tonla. Ayşe şaşkınlık içinde dünürünü izliyordu; olup biten karşısında dili tutulmuş gibiydi.
“En iyi ebeleri getirdim,” diyebildi usulca. Sonra kararlılıkla devam etti “Gelinimi ve doğacak torunumu senin kadar ben de düşünüyorum.”
Sözlerini bitirirken, odadakilere çıkmaları için eliyle işaret etti. Gelininin, herkesin gözleri önünde çırılçıplak kalması rahatsız etmişti.
Oda tenhalaştığında gözüne, içeride bekleyen ufak tefek bir kadın çarptı; uzun beyaz saçları salkım saçak omuzlarına dökülmüştü. Kim olduğunu anlamak için bakışlarını dünürüne çevirdi. Dünür, o uzun saçlı kadına yanını işaret ediyordu, sessiz bir uyum içindeydiler.
“Ayşe Hanım, siz de çıkın lütfen,” dedi gelinin annesi, otoriter bir tonda, sözlerinde tartışmaya yer bırakmayarak.
“Ne demek ‘siz de çıkın’? O benim torunum!” diye itiraz etti sesinde haklı bir sitemle.
“Evet, o senin torunun,” diye karşılık verdi kadın. “Ama saatlerdir kimsesiz gibi burada tek başına kıvranan da benim kızım. Şimdi çıkın, beş dakikaya geri gelirsiniz. Rica ederim, burası yeri değil. Sonra konuşuruz, şimdi sırası değil.”
Sesindeki sertlik, kararlı bir çizgi gibi havada asılı kaldı.
Ayşe kafasını “görüşeceğiz” dercesine hafifçe sallayarak odadan ayrıldı. Bekleyenlere bir açıklama yapma ihtiyacı hissettiyse de, az önce herkesin önünde çocuk gibi azarlanmış olmanın ağırlığıyla, söyleyeceklerinin bir fayda sağlamayacağını düşündü. Koridordaki koltuğa çöküp eline tesbihini aldı, dudakları sessizce zikirle kıpırdanmaya başladı. Tam o anda, ortalığa yayılan keskin, tanımsız bir kokuyla birlikte gelinin tiz çığlığı kulaklarda yankılandı.
‘Bağırmak için bile anasını bekledi Allah’ın belası’ diye geçirdi içinden.
Dayanamayıp ayağa kalktı.
“Bu koku da neyin nesi” dedi.
“Meryem Ana eli otu yaktılar, doğumu kolaylaşsın diye, dedi bekleyenlerden biri.
Daha fazla dayanamayıp içeri daldığında, uzun saçlı yaşlı kadının bebeği gelinine uzattığını, dünürünün ise kendinden geçmişçesine mırıldanarak göbek bağını kestiğini gördü. Meryem Ana eli otu, gelinin bacakları arasında tütsülenirken, dumanı havada süzülüyordu.
Elif Asma Kurt
Comments