top of page

Öykü- Hicret Birik- Azize Maryam ile Anatole: Modern Bir Aşk Destanı Olma İhtimali Olan Absürd Bir Hikâye

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 18 Mar
  • 7 dakikada okunur

Azize Maryam o gece feracesinin altına sakladığı kitabı odasına götürüp gizlice okumasaydı muhtemelen bütün bunlar olmayacaktı. Zira ondan kimsenin böyle bir beklentisi yoktu. Anne babası için cennetin anahtarını taşıyan bir kız çocuğundan başka bir şey değildi. Bu yüzden doğar doğmaz hemen işe girişmiş kızı işledikleri günahları silecek kıvama getirmek için ellerinden geleni yapmışlardı. İlk önce isim konusunu halletmeliydiler, çünkü çocuğa ahiretlik bir isim koymak oldukça önemliydi. Duvara asılı takvim yaprağını koparıp baktılar; kız ismi Nancy, erkek ismi Philip. Bu isimlere burun kıvırdıkları zaman şehrin başka yerinde oğlunun adını Philip koyan bir ailenin bu çocuğunun bir zaman sonra Kraliçe Elizabeth’le evleneceğini bilmiyorlardı. Gerçi bunu bilmeleri hikâyemize hizmet etmiyor zaten. Aynı anda kızının adını Nancy koyanlarda vardı. Bu kızlardan bazıları okuyup adam oldu, henüz cinsiyet değiştirme ameliyatlarının kanunlarda kabul görmediği zamanlar olmasına rağmen aileleri bu kızların adam olmasında bir beis görmedi hatta bununla gurur duydular. Tabi ki her aile aynı fikirde değildi. Zaten demokratik toplumlarda da böyle çok sesli bir yapı olması gerekliydi. Bu yüzden kızlarının adam olmasında sakınca görenler onları kadın olarak yetiştirdiler. Maryam’ın ailesi de kızlarının kadın -pardon kız, Aziza Maryam’ın bakire kalması önemli bir husus- olmasını isteyenlerdendi lâkin onun içinde bir adam olma hevesi yatıyordu. Eğreti davranışlarının altındaki neden de buydu. Azize Maryam eğreti bir insandı. Bir kere zorla rahibe olan diğer kızlar gibi bunu kabullenemiyordu. Biraz cilveli bir yapısı vardı, üstüne giydirdikleri siyah feracenin altına kırmızı iç çamaşırı giymekten çekinmiyordu. Bir defasında ayağı takılıp yere düşmüş, etekleri havalanınca altına uzun don giymediğini görenler başlarını sallayıp onu yadırgamışlardı. Ah zavallı azize Maryam, canının acısından çok bu yadırgayan bakışlara içerlemişti. Oysa onu yadırgayanların çekmecelerinde renk renk tangalar olduğuna kalıbını basabilirdi. Üstüne don giydikten sonra tanga giyinmenin bir sakıncası yoktu elbette lâkin Azize Maryam bunu çok ikiyüzlüce ve gereksiz buluyordu. Azize Maryam gerçekten eğreti bir insandı. Her neyse, bu mevzuyu fazlaca uzatıp Azize Maryam’ın canını da sıkmayayım. Kitap demiştim, evet Azize Maryam’ın hayatını değiştiren o kitap. Eline nerden geçirdiğini ben de bilmiyorum zira onu elinde kilisenin yasakladığı bu kitapla görünce, kendisini yazan kişiyi bile uyutacak kadar kurnaz olduğunu fark ettim. Bunu burada belirtmeliyim, Azize Maryam hem eğreti hem de kurnaz bir insandı. Geceleri okuma saatinde bu kitabı kutsal kitabın arasına koyup okurdu, kilisede sadece kutsal kitap okunurdu. Adı üstünde, kilise, saçma sapan edebi eserleri okuyacak değillerdi. Fakat işte Azize Maryam bu yasayı da ihlal etmişti. Tanrı onu bağışlayıp kutsasın çünkü kutsuz biriydi. Azize Maryam hem eğreti hem kurnaz hem de kutsuz bir insandı. Kitabı okudukça eğretiliği yükselen Aziza Maryam artık kilisede neredeyse isyan çıkaracak bir hâle gelmişti. Zaten okuduğu kitabın yazarına gizli saklı mektup gönderdiğini bir gören olursa kesin aforoz edilirdi. Bu onun çok da umurunda değildi fakat yine de bundan korkuyordu. Mektubu ulaştırması için kilisenin aşçısı Alphonso’yla bir şeyler yaşamış olduğunu düşünüyorum. Çünkü Alphonso öyle karşılıksız bir iş yapacak adam değildi. Ve daha önce demiştim, Azize Maryam beni uyutacak kadar kurnaz bir insandı. Mektubu, kitabın yazarı Bay Anatole’ye ulaştıran aşçı cevap için bir hafta sonra ona tekrar uğrayacağını söyledi. Mektupta şunlar yazılıydı:

“Çok değerli bayım, yazarım Anatole. Penguenler Adası kitabınızı okuyorum. Üslubunuz beni mest etti. Ayrıca hayal dünyanızın bu kadar geniş olmasına hayran kaldım. Penguenleri vaftiz etme fikri de nerden geldi aklınıza Allahınız aşkına, hahaha, çok güldüm açıkçası. Zehir gibi bir zekânız var. Bundan sonra sıkı takipçinizim, lütfen siz hep yazın ben okuyayım. Sevgilerimle, hayranınız Azize Maryam.”

Ancak Azize Maryam’ın bilmediği bir şey vardı, yazar Anatole hastaydı. Bu öyle öldürücü bir hastalık olmasa da kendi şahsi hayatı dışında başkasının hayatını da riske atabilecek kadar yanlış anlamalara sebep olan bir hastalıktı, Bay Anatole disleksiydi. Biliyorum ki doğal olarak şu anda kafanız karıştı ancak sizin de bilmediğiniz bir şey var. Bay Anatole kitaplarını sevgili eşi Emma’ya yazdırırdı. O sadece anlatırdı, Emma da söylenenleri kâğıda geçerdi. Evlilikleri bunun üzerine kurulmuştu zaten. Emma oldukça çirkin ve pasaklı bir kadındı. Bay Anatole’den tam dokuz yaş büyüktü, üstelik evde kalmıştı. Bay Anatole için önemli olan yazılarını yazdırabileceği kadar adam olabilmiş bir kadınla evlenmekti. Emma her ne kadar tahsil hayatını bir çekçekçiye gönül verip onunla kaçarak sonra da çekçekçinin gecenin bir yarısı “Siktir git kızım, ben seni almam, gönül eğlendirdim seninle sadece,” deyip kapı dışarı etmesi sebebiyle yarıda bıraksa da sonuç itibariyle okuma yazma biliyordu. Bu hadise üzerine lekeli bir kız olduğundan onu alacak ilk adamla evlenebilirdi, zaten başkası da almazdı onu. Az önce dedim ya pasaklı ve çirkindi. Bir keresinde tam bir ay boyunca elini yüzünü yıkamamıştı. O ara Bay Anatole zihninden geçen bir hikâyeyi kâğıda dökmesi için yanına gitmişti. Kadının çapaklı gözlerini görünce öğürmüş “Git elini yüzünü yıka!” demişti. Lâkin Emma pasaklılığına o kadar sadıktı ki, “Olmaz!” diye çıkışmıştı, “ikisini birden yıkamam, ya elimi ya yüzümü yıkarım, birini seç!” Bay Anatole yüzünü yıkamasını söylerse ister istemez ellerine de su değeceğini düşündüğünden, “O halde yüzünü yıka,” demişti. Pasaklı Emma dediğim gibi o kadar pasaklıydı ki yüzünü yıkarken eline su değdirmemek için kafasında gereken hesabı yapmıştı. Gidip musluğu açmış, yüzünü akan suyun altına verip ıslatmış, geri dönmüştü. Bunu gören Bay Anatole sinirlense de canı cehenneme diye düşünmüş yazı yazması için masayı işaret etmişti. Konuyu oldukça dağıttım, toparlamak için tekrar Bay Anatole’nin disleksi olduğunu hatırlatayım. Azize Maryam’ın mektubunun geldiği gün Bay Anatole Emma’yı bir haftalığına babasının evine göndermişti. Bu yüzden mektubu okutabileceği kimse yoktu. Postacılık yapan aşçı adam bir hafta sonra cevabını alacağını söylemişti. Bay Anatole bir an mektubu masanın üstüne koyup düşündü, içinden “Amaaaan,” dedi, en fazla cevap göndermeyeceğim, diye geçirdi. Fakat bir taraftan da yazılanın ne olduğunu çok merak ediyordu. Hayran kitlesinin övgüleri onu gerçekten besliyordu, buna ihtiyacı vardı. Mektubu eline alıp zarfı yırttı, içinden çıkan küçük notu okumaya çalıştı:

“Çikolatalı balım, yazarım Anatole. Penguenler Adası kitabınızı okuyorum. Uslanmayın, beni mest edin. Ayrıca omuzlarınızın bu kadar geniş olmasına hayran kaldım. Penguenleri vaftiz etme fikri de nerden geldi aklınıza Allahınız aşkına, hahaha, çok güldüm açıkçası. Zıpkın gibi bir- burada devreye giren oto sansür, kelimeyi yazmamı engelliyor, siz tahmin edersiniz bence- var. Bundan sonra sıkı takipçinizim, lütfen siz hep yanın, ben üfleyeyim. Sevgilerimle, kadınınız Azize Maryam.”

Mektubu okuyan Anatole’nin bedeni baş edemeyeceği bir testosteron saldırısına uğradı. Birkaç gün boyunca Azize Maryam’ı düşündü. Daha önce de hayranlarından mektup almıştı lakin bu mektup başkaydı. Bu kadar tahrik edici bir mektubu ilk defa alıyordu. Birkaç gün düşündükten sonra cevabını yazmak üzere masaya geçti. Artık okuyabildiğine göre yazabilirdi de. Hızla aklından geçenleri kâğıda dökmeye başladı:

“Ah sevgilim, azizem, Maryam, beni ne kadar da tahrik etti yazdıklarınız. İçimde kuruyan bir tarafı yeşillendirdiniz.- bu arada içinden, bir dönem yazdığı romanla ilgili araştırma yapmak için gittiği İstanbul’da duymuş olduğu Yine Yeşillendi Fındık Dalları şarkısını geçiriyordu- Sanırım aramızda bir enerji oluştu, sizi henüz görmeden aşkınızla yanmaya başladım. Lütfen bana bir fotoğrafınızı gönderin. Yazarınız, köleniz Anatole!”

Hafta tamamlandığı gün aşçı, Anatole’nin kapısını çaldı, kapıyı açan adam aşçının yanında pasaklı karısı Emma’yı görünce tiksinerek baktı. Artık okuyup yazabilme melekeleri çalıştığına göre ona ihtiyacı yoktu. Mektubu aşçının eline uzatıp karısını göstererek,

“İyiliğine karşılık olarak alır mısın?” dedi. Aşçı şöyle bir süzdü Emma’yı,

“Yani,” dedi, “Balıketli bir kadın, rana! Pek severim, fakat nikâhıma almam, ben evliliğe karşıyım,”

“Kardeşim nerene istersen orana al, hayırlı uğurlu olsun!”

Emma için kimin yanında kalacağı pek önemli değildi diyemeyiz, tabi ki aşçıyı tercih ederdi. Böylelikle Anatole’nin tuhaf fantezi dünyasını kâğıda dökme derdinden kurtulacaktı, ayrıca kendisine yemek pişiren bir adamı hangi kadın reddedebilir? Bu yüzden koşup aşçının kucağına atladı. Aşçımızın delişmen olma özelliğini daha önce çıkarcı olduğunu belirterek ima etmiştim zaten. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana açıklama yapmak anlatıcı karakterime ters. Her neyse, Bay Anatole Emma’yı başının gözünün sadakası olarak aşçıya verdiği zaman Azize Maryam’la iletişimini sağlama konusunda sıkıntı yaşayabileceğini düşünmemişti. Zira Emma aşçıya âşık olacak, adamın tüm gücünü hüp diye içine çekip herifte başkasına bakacak takat bırakmayacaktı. Sonucu tahmin edersiniz, çıkarcı aşçı Azize Maryam’a ihtiyacı kalmadığından mektupları getir götür işine de bakmayacaktı tabi ki. Ama elbette dünyanın değişmeyen bir kanunu olan her şerde bir hayır olma durumu burada devreye girecek hikâyenin düğüm, çözüm meselesi bundan sonra da tıkır tıkır işleyecekti. 

Anatole’nin mektubunu cebine koyan aşçı kolunu Emma’nın tahmini yüz seksen santimetre ölçüsünde olan beline dolamaya çalışsa da eli kadının kuyruk sokumuna ancak ulaşabildi. Arkalarından bakan Anatole’yi nedensiz bir hüzün sardı. Kör ölür badem gözlü olur. Fakat bu hüznü fazla uzatmaya niyetli değildi. Odasına geçip Azize Maryam’dan gelecek cevabı hayal ederek keyiflenebilirdi artık. Bir sigara yaktı, havaya doğru dik biçimde tutup dumanı yuvarlak şekillere sokmaya çalıştı. Duman falı. Suratına bir gülümseme oturdu, mutlu hissediyordu. Aradan geçen bir haftayı testosteron ve serotonin bombardımanı altında geçirdi. Dayanılır gibi değildi. İnfilak etmek üzereydi. Bir hafta sonra cevap gelmedi, vücudundaki hormonlara kortizol ve adrenalin de karışınca baş edemediği bir kaygı içine düştü. Neden böyle olduğunu anlamaya çalıştığı bir gün kapısı çalındı. Fişek gibi fırladı, kapıyı açtı. Karşısında siyah feraceli kadını görünce tanıdı. Azize Maryam’ di gelen. Tabi ya, başkası olamazdı. Hemen kolundan tutup içeriye çekti.

“Biliyordum geleceğini, biliyordum!” diye haykırıyor bir yandan da üstünü başını parçalıyordu. Bu teatral bağırış ve sapık davranışlar kadını korkuttu.

“Bir dakika beyefendi, beni başkasıyla karıştırmış olmalısınız, ben sadece elçiyim, elçiye zeval olmaz,”

“Sen Azize Maryam değil misin?”

Kadın üstünü başını yırtan adamdan başını çevirip bakmamaya gayret ederek şöyle dedi,

“Hayır, ben size onun mektubunu getirdim,”

“Aşçı getirecekti,”

“Şişko karısı izin vermeyince ihale ben de kaldı,”

Kadın bu durumdan pek memnun görünmediğine göre Azize Maryam bu işi ona zorla yaptırmış olmalıydı. Büyük ihtimalle bir açığını bulup tehdit etmişti. İşin ilginç yanı ben bu rahibelerin yaptıklarını nasıl da göremiyorum. Bununla ilgili düşünmem gerekiyor, kendi karakterlerini tanımayan yazar mı olurmuş? Kadının verdiği cevaptan bir süredir yaşadığı kaygıya neden olan şeyin Emma olduğunu anlayan Anatole çok sinirlense de sonuca bakıp kendini teskin etti. Kadından özür dileyerek mektubu aldı. Kadın koşarak çıktı evden, kapıyı kapatıp mektubu açan adam okumaya başladı. Bu defa gerçekten okuma yazma melekeleri doğru çalışıyordu. Kuantum yasalarıyla ilgili olabilir bu durum, ruhun enerjisi işe yaramış olmalıydı. Mektupta şunlar yazılıydı:

“Ah canım Anatole, Comment vas-tu? Cevabınız beni ziyadesiyle mutlu etti. Şimdi lütfen beni yanınızda düşünün, o güzel boynunuzu koklayarak öpüyorum. Hissettiniz mi? Aramızdaki bu dolanıklık etkisi inanılır gibi değil. Neler oluyor bize, yine neler oluyor canım? –bu cümleyi Anatole tuhafsamıştı, çünkü kendi mektubunda yazdığı yine yeşillendi fındık dalları sözlerini sadece içinden geçirdiğini düşünen yazarımız Maryam’ın şarkıya şarkıyla cevap verdiğini anlayamamıştı. Tabii ki bu tür yazılı iletişim araçları bir takım eksik ve yanlış anlamalara sebep olabilirdi. Tuhafsadığı cümlede bir derinlik aradı Anatole, sonra da hızla vazgeçti bu arayışından. Onun meselesi derinlik değildi.- Sanırım sizi sevmeye başlıyorum, heyecan veriyorsunuz bana, verin lütfen, benim cömert erkeğim, adamım, kralım! Lütfen bu mektupları kimseye göstermeyin aksi halde yanarım, hayranınız Azize Maryam.”

Azize Maryam’ın, mektubu birilerinin görmesiyle ilgili yaşadığı kaygıyı anlamamız gerekiyor, bu yüzden kahramanımız Anatole’nin odasına ahşap oyma kilitli bir sandık koyarsak iyi olur. Koyduk, masanın yanında. Sandığın anahtarını da Anatole’nin boynuna taktığı bir zincire geçirelim. Böylelikle sandığı dilediğimiz kadar mektupla doldurabilir, karakterlerin arasında geçen aşkı gizleyebiliriz.


Hicret Birik

Comments


bottom of page